yazikusagi.com

Kapitülasyonlardan Kurtulma Çabaları

Kapitülasyonların zararlarının anlaşıldığı ve tümden kaldırma alanındaki ilk çaba 1713 yılında Sadrazam olan Şehit Âli Paşa tarafından gerçekleştirilmişti. Buna göre Şehit Âli Paşa’nın yok etmeyi istediği en önemli iki şey, kapitülasyonlar ve katolik misyonerlerinin faaliyetleriydi. 1716-1724 yılları arasında İstanbul’da Fransız elçiliği yapan Marki de Bonnac 1718’de kralına yazdığı raporda; "Bu adam (Şehit Ali Paşa) iki üç yıl daha kalsaydı, belki de kapitülasyonları kaybedecektik. Kapitülasyonların hukuksal temeli o denli zayıftır ki bunların devamı için boyuna uğraşmak gerekir. Âli Paşa bunu anlamıştır. "Benim amacım kapitülasyonların yenilenmesi ve pekiştirilmesidir." diyerek, Âli Paşa’nın amacını belirttiği gibi, bir süre sonraki 1740 kapitülasyonlarının da nedenini ortaya koymuştur. Beratlı tercümanlık kurumunun verdiği zararlardan kurtulmayı amaçlayan Osmanlı Devleti, ilk olarak III. Ahmet zamanında 1722 yılında mücadeleye başlamıştı. Bu tarihte çıkartılan fermanla aslında Osmanlı uyruğu olan Yahudi ve Hristiyan reaya sözde ticaret yoluyla, akraba ve dostlarını cizyeden kurtarmak amacıyla, ekonomik güçlerini kullanarak tercümanlık beratı aldıkları ve pek çok gayrimüslim kimseleri kendi hizmetlerinde göstererek bunların özellikle cizye vergisinden muaf olmalarını sağladıkları anlatılıyor ve bunun önlenmesi isteniyordu. Bu dönemde özellikle beratların büyük paralarla zımmilere satılması karşısında, I. Abdulhamit devlet adamlarından bunun önlenmesini isteyince, 11 Mayıs 1786’da Reisülküttab Seyyid Feyzullah Efendi bütün elçilik tercümanlarını Babıaliye çağırarak bu konudaki suistimallerin önlenmesi konusunda onlara bir nota verdi. Ancak bütün elçiler verdikleri yanıtta, Babıali'yi haklı gören ama çıkarlı durumlarını da kaybetmek istemeyen bir dil kullandılar ve uzun yıllar sürecek politikalarına başlamış oldular.

Kapitülasyonların zararlarının önlenmesi konusunda en kapsamlı çalışmaları III. Selim gerçekleştirmiştir. III.Selim yabancıların imtiyazlı durumlarına daima şiddetle itiraz etmiş ve yabancılara yüz verilmemesini istemişti. Ayrıca, yabancıların özellikle de elçilerin ve konsolosların şatafatlı merasimlerine de katlanamadığı gibi, elçilerin takrirler vererek uluorta Babıali’nin iç işlerine karışmalarına da şiddetle karşı çıkmıştı. Bu bağlamda...

• 1791 Ekim başlarında Selanik, İzmir, Akdeniz ve Ege Denizi adalarındaki idari birimlere, beratlı tercüman istismarının önlenmesi konusunda kesin talimatlar gönderildi.

• Ellerinde tercüman beratı olanların kimlikleri araştırıldı, gerçek tercüman olmayanların beratları ellerinden alındı ve tercümanların ticaret ile uğraşmaları da yasaklandı.

• 1802 yılında verilen notada, İngiltere ve Fransız elçilerden bu durumun önlenmesi, beratlı tüccarların iç ticaret düzenine uyması istenmişti.

Bu notaların işe yaramadığını gören III. Selim, sonunda gayrimüslim Osmanlı tüccarlarını Avrupalı tüccar adı altında imtiyazlı bir sınıf haline getirdi. Durumun iyice kötüleşmesi üzerine 1806 yılında elçiliklere sert bir nota daha verildi. Notada gerçek anlamda yerleştirilen tercümanların sadece konsoloslukların olduğu yerde yaşamaları, esnaşık ve ticaretle uğraşmamaları istenmişti. Elçiler ise devamlı daha önce yapılan kapitülasyon antlaşmalarını ileri sürüyor ve beratlı tercümanlarının haklarını bu antlaşmalara dayandırıyorlardı.

III. Selim’in bu çabalarını II. Mahmut da devam ettirmişti. Beratlı tüccarların Avrupalı tüccar statüsüne alınıp yabancı devlet himayesinden kurtarılarak yeni bir sınıf haline sokulması, devletin cizye gelirlerini de artırmıştı. Bu dönemde buna itiraz eden Müslüman tüccarlar da Hayriye tüccarları adı altında bazı haklara sahip oldularsa da Balta Limanı Antlaşması (1838) sonrası serbest ticaret kurallarının sert koşullarıyla Avrupalı tüccarlar ile rekabet şansını kaybetmişlerdi.

Tanzimat Dönemi Girişimleri

Tanzimat Fermanı (1839) ile gayrimüslimler ve Müslümanlar arasında eşitliğin sağlanması amaçlanmıştı.

• Tanzimat Dönemi devlet adamlarında, imtiyazlar kaldırılmadıkça devletin istiklâlinin ve bağımsızlığının korunamayacağı görüşü hakimdi. Ancak, Tanzimat’ın en önemli devlet adamlarından olan Mustafa Reşit Paşa’da ise, kapitülasyonları kaldırma fikri görünmemekteydi. Örneğin Belçika ve İngiltere ile yapılan 1838 Ticaret antlaşmaları ve diğerlerinde imtiyazlar daha da artırılmıştı. Bu dönemde özellikle hukuk yönünden ayrıcalıkların giderilmesi yoluna gidilmişti.

• Tanzimat Fermanı ile de kendini bulan bu amaçta izlenen esas; hukuk ve ayrıcalıklar konusunda Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki farkın ortadan kaldırılmasıydı. Bunun nedeni ise, bu farkın ortaya çıkmasıyla Hristiyan tebanın Osmanlı idaresi ve camiasından ayrılmak istemesinin engellenmesi ve yeni, birleşmiş bir Osmanlı ulusunun oluşturularak, devletin bütünlüğüne gelecek tehditlerin de önüne geçilmek istenmesiydi. Ancak, gayrimüslimlerin önceki imtiyazlarının aynen korunmuş olması ve dışarıdan gelen müdahalelerin devamı bu konunun sonuca ulaşmasını engellemiştir.

• Yine Tanzimat devlet adamları, azınlık cemaatlerinin yabancı himayesine girerek, yabancıların imtiyazlarından yararlanmaya başlamasıyla ortaya çıkan çok hukuklu sistemin de karşısındaydılar. Bu amaçla Tanzimat Fermanı’nda millet sistemi yerine Osmanlı vatandaşı sistemi getirilmiş ve ülkede Müslüman-gayrimüslim ayrımı yapılmadan aynı hukuka tabi tutulması amaçlanmıştı. Yine bu amaçla, çağdaş kanunlaştırma hareketleri ile adli alanda büyük bir çaba gösterildi. Özellikle mukteseb, yani dışarıdan alınan Ticaret ve Ceza kanunları sonrasında önemli bir gelişme ise; yabancı ve Türk hakimlerden oluşan muhtelif (karma) mahkemelerde, Müslümanlar ile yabancıların davalarına bakılacak olmasıydı.

• 1853 Kırım Savaşı sonrasındaki gelişmeler konumuz açısından gerçekten çok önemlidir. Bu önem, 1856 Paris Konferansı’nda Âli Paşa’nın bütün tarihçiler tarafından da kabul edildiği gibi, ilk defa olarak kapitülasyonların tümden kaldırılmasını istemesinden kaynaklanmaktadır.

• Kırım Savaşı’nda Avrupalı devletlerce Osmanlı’nın Rusya’ya karşı desteklenmesi sonucunda, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması ve bir Avrupa Devleti sayılacak olması, Âli Paşa’ya bu fikri gerçekleştirme fırsatını vermişti.

• Âli Paşa, kapitülasyonların ülkenin gelişmesine engel olduğunu, yabancıların yargı hakları nedeniyle hükümet içinde hükümet oluşturduğunu, delegelere anlatmıştı. Ancak, delegeler Âli Paşa’nın görüşlerini olumlu bulmalarına ve Rusya’ya karşı kendi çıkarları için Osmanlı’yı Avrupa içine almalarına rağmen, yine kendi çıkarları gereği, Osmanlı’daki kapitülasyonları da kaybetmek istememişler ve bu konuyu barıştan sonra İstanbul’da görüşmeyi kabul etmişlerdi.

• Âli Paşa, kapitülasyonlara mutlak olarak karşı idi. O’na göre kapitülasyonlar ülkenin ilerlemesi şöyle dursun, devlet kurumlarının normal çalışmalarına bile engel olmaktaydı. Bu amaçla hazırlanan Tanzimat Fermanı (1839) ile hangi memleketin vatandaşı olursa olsun bütün mülk sahipleri aynı kanunlara tabi olacak ve aynı vergileri verecekti.

• Âli Paşa da kapitülasyonların tümden kaldırılamayacağını Paris Konferansı’nda anladığı için, artık "her fırsatta yabancıların imparatorluktaki ayrıcalıklarının azar azar kemirilmesi" görüşünü uygulamaktaydı. Bu amaçla ilk yaptığı da, 1865 tarihindeki basın kanunu ile yabancıların imparatorlukta ancak, Osmanlı memurları ve mahkemelerinin yetkili olmasını kabul ederlerse, yayın yapabilecekleri hükmünü getirmek olmuştu.

• 1867 yılında Abdülaziz’e verdiği layihasında da Fransız Medeni Kanunu olan Code Civil’in mahkemelerde uygulanmasıyla, medeni hukuk alanındaki farklı uygulamaların ve bunun yarattığı şikayetin ve dış müdahalelerin önleneceğini belirtmişti.

• Âli Paşa Paris Konferansı’nda, elçilere genel olarak kapitülasyonların Osmanlı’daki zararlarını anlattığı zaman, elçilerin kendisine karşılık olarak "siz mahkemelerinizi emniyet bahş olacak bir hale getirdiğiniz gibi, biz de ecnebi tercümanlarının umur-u mehakime müdahalesini ilga ederiz." sözleriyle aslında ne yapılması gerektiğini de anlamıştı.

• Âli Paşa kendisinden sonrakilere örnek olması amacıyla 1871 yılında yine Abdülaziz"e verdiği vasiyetnamesinde de, kapitülasyonların ele alınmasını istemiş ve " bunlar hayatımızı baskı altında tuttuğu gibi çalışmalarımıza da mani olmaktadır. Hürriyetimize sekte vuran bu kapitülasyonlardan Avrupa devletleriyle münasebetlerimizi devam ettirmeden nasıl kurtulabiliriz?" diyerek kendine göre, kapitülasyonların kaldırılması yolunu da belirtmiş oluyordu.

• 1869 yılındaki önemli bir kanun da Tabiyet yani “Vatandaşlık” kanunuydu. Kapitülasyonlara indirilen önemli bir darbe olan bu kanunun giriş bölümünde belirtildiği gibi, bu kanunla Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim tebaasından bazılarının meşru olmayan yollardan çıkar elde etmek için yabancı pasaportu alarak yabancı tabiyetine geçmesinin önlenmesi amaçlanmıştı.

• O döneme kadar Müslüman- gayrimüslim ayrımının söz konusu olduğu eski Tabiyet Kanunu, şimdi Osmanlı-Yabancı bağlamında düzenlenmiş ve böylece laik esaslar temel alınmış oluyordu.

Görüldüğü gibi, Avrupalılar kapitülasyonların bir bütün olarak kaldırılmasını kesinlikle istemiyorlardı. Osmanlı Devleti de bu konuda daha ileri gidemediği için ancak, yasal bir takım tedbirler ile kapitülasyonları daraltma yollarına başvurmak zorunda kalıyordu.

II. Abdulhamit Dönemi Girişimleri

• Bu dönemdeki önemli devlet adamlarından Ahmet Cevdet Paşa da özellikle patrikhanelerin etkisini yok etmeyi amaçlamış bunun için de ilk önce Şer’i mahkemelerinin bütün kararlarının kesin olarak uygulanmasını emreden bir iradenin çıkarılmasını sağlamıştı. Böylece mahkemelerde bu kararname ile patriklerin miras hakkı, bağış, vasiyetler ve mali transferleri ile ilgili belgeleri tanınmaz bir duruma geldi.

• Yine dönemin önemli devlet adamlarından Sait Paşa’nın önce Adliye Nazırı sonra Sadrazam olarak hizmet verdiği dönemde, özellikle adli alanda yaptığı yeniliklerde önem verdiği konu, yargı yetkisini icra yetkisinden kurtararak, yabancı devletlerin adli alandaki kapitülasyonlara dayanarak müdahalelerini önlemekti. Bu amaçla mahkeme dilekçelerinin mülki amirlere verilmesi yerine, mahkemelere verilmesi, mahkemelerde savcılık teşkilatının oluşturulması, ceza mahkemelerinde zabıta nezaretine, taşrada ise mülki amirlere mazbata verilmesi usülünün kaldırılması, Hariciye Nezareti’ne bağlı mezhepler idaresinin Adliye Nezareti’ne bağlanması ve Osmanlı tebası ile yabancılar arasında doğan ihtilaşarla ilgili Hariciye Kitabeti’nin kaldırılarak bu görevin mahkemelere bırakılması gibi önemli değişiklikler yapılmıştı. Ancak her zaman olduğu gibi yabancı elçiler kapitülasyonlara aykırı olarak gördükleri bu değişikliklere itirazlarında gecikmediler.

• Elçilerin en fazla üzerinde durdukları konular ise, yeni ceza usulüne göre savcıların yabancı tebaaları suç işlemesi halinde evinden alabilmesi, karşı koyması durumunda tutuklayabilmesi, gıyaben hapse atıp para cezasına çarptırılabilmesiydi. Elçilerin itirazları her zaman olduğu gibi yine başarıyla sonuçlanmıştı.

POSTALARDA DÜZENLEMELER

1718 Pasarofça Antlaşması gereğince Avusturya’nın Osmanlı ülkesinde ilk posta merkezini açmasıyla yabancı posta merkezleri Osmanlı için sorun olmaya başlamıştı. Bunu daha sonra Rusya, Fransa, İtalya ve İngiltere’nin takip etmesiyle Osmanlı Devleti kendi toprakları üstünde posta gelirlerini kaybettiği gibi, egemenliği açısından da kapatılamayacak derin yaralar açılmıştı.

• Osmanlı Devleti yabancı postalarının vermiş olduğu zararın kısa sürede farkına varmıştı. Özellikle Paris Antlaşması'nda Avrupa ile bütünleşmiş olan Osmanlı Devleti'nde, kapitülasyonları kaldırma çabalarına paralel olarak yabancı postaların da kaldırılması düşünülmeye başlanmıştı. Bu postalardan kurtulmak için ele geçen ilk fırsat Âli Paşa zamanında 1864 yılında olmuştu. Âli Paşa’nın notasıyla, Osmanlı Hükümeti bütün elçiliklerden postalarını kapatmasını istemişti. Ancak Avrupalılar bunu ciddiye almamış, yanıt dahi vermemişlerdi.

• 1881 ve 1884,1885 ve 1887 yılında ülkeye zararlı yayın sokulmasından dolayı Osmanlı Hükümetinin postanelerin kapatılması yönünde Avrupa’ya başvuruları da devletlerin, Osmanlı postalarının yabancı postalar derecesinde düzeltilmesi halinde kendi postalarını kapatabilecekleri yanıtıyla olumsuzlukla sonuçlanmıştı.

• İngilizler, postaneler vasıtasıyla kazanılan kapitülasyon haline dönüştürülen bu hakkın geri verilmesinin, diğer kapitülasyonların da kaybedilmesinin yolunu açacağı görüşündeydiler.

• Büyük çabalar sonunda 5 Mayıs 1901 yılında Babıali’den çıkan kesin emir ile bütün yabancı postalarının kapatılması elçiliklere bir nota ile bildirilmişti. Osmanlı Hükümeti bununla da kalmamış, Avrupa’dan İstanbul’a gelen postalara da el koymuş ve dağıtımını Osmanlı postasına bırakmıştı. Devletler olayın ciddiliğinin farkına varmışlar ve çareler aramaya başlamışlardı. Sonuçta donanmalarının Selanik’te yaptığı büyük güç gösterisi Abdulhamit’in kararı geri almasına ve Hariciye Nazırı ve Müsteşarının da elçilerden özür dilemesine yetmiş de artmıştı.

• 1909 tarihinde Osmanlı ile Avusturya arasında imzalanan protokole göre de Avusturya, Osmanlı ülkesinde, Avrupalı diğer devletlerin postahanelerinin bulunmadığı yerlerdeki kendi postalarını kaldıracağını kabul etmişti.

Sonuçta I. Dünya Savaşı’na girilirken Osmanlı’da 15 Avusturya, 15 Fransa, 10 Rus, 5 İngiliz ve 6 İtalya Postanesi bulunmaktaydı.

GÜMRÜKLERDE DÜZENLEMELER

Osmanlı Devleti postalarla birlikte gümrükleri düzenlemeyi de kapitülasyonların etkisinden kurtulmak için bir fırsat olarak görmüştü.

• Büyük devletler gümrük vergilerinin yükseltilmesini çıkarlarına uygun görmüyordu.

• Yabancı devletlerin Türkiye'de gümrük vergilerinin artışına ve kazanç vergisinin (temettü) düzenlemesine karşı koyuşları, siyasal nüfuz aracılığıyla gerçekleştirilen mali nüfuza bir örnektir.

• Kapitülasyonlar gümrükler konusunda da engel yaratmaktaydı. Çünkü Avrupalılar bu konuda kapitülasyonlara dayanmaktaydılar. Kendilerine göre bunları yorumluyor ve kabul ettiriyorlardı.

• 1908 Meşrutiyetinden sonra, İttihat Terakki hükümetlerin mali alandaki çabaları da ön plana çıkmaya başlar. Özellikle 1909 da gümrük resmini % 11'den %15'e çıkartma çabası önemlidir. Bu konuda Osmanlı hükümeti yine kapitülasyon engeliyle karşı karşıyadır ve devletlerle anlaşmak zorundadır. Bu devletlerden biri binlerce km. uzaklıktaki A.B.D olsa bile...

Görüldüğü gibi devletler Türkiye'nin özgür bir devlet olarak kendi gümrük tarifelerini belirlemesine karşı çıkıyor ve ancak kendi çıkarları doğrultusunda buna izin verebileceklerini ortaya koyuyorlardı. Gümrük vergilerini yükseltmede kapitülasyonların büyük bir engel olduğunu anlayan Osmanlı bu fırsatı ancak I. Dünya Savaşı’nın çıkışıyla ele geçirecektir.

II.MEŞRUTİYET DÖNEMİ GİRİŞİMLERİ

Osmanlı Devleti Kırım savaşından sonra başlayan kapitülasyonların kaldırma çabalarına 1908 sonrasında İttihat ve Terakki’nin ekonomi politikası gereği hız vermeye başlamıştı.

• 1910 yılında İmtiyazat Kanunu'nun mecliste görüşülmesi sırasında Cavit Bey yabancıların artık temettü vergisini vermeye alıştırılması gerektiğini bunun için de ilk olarak yabancı devletlerin de haksız olduğunu gördüğü patent vergisinin yabancılara da uygulanacağını belirtmişti.

• İttihat ve Terakki Cemiyeti kapitülasyonların kaldırılması konusunu ilk defa 1911 kongresinde görüşmüştü.

• 1908 yılında Avusturya-Macaristan'ın Bosna-Hersek'i ilhakı ve Girit’in Yunanistan’a katılma kararı, 1911 yılında İtalya'nın Trablusgarb'ı alması, 1913-1914 de ise Avarov zırhlısının Rumlara silah taşıması nedeniyle sırasıyla, Avusturya-Macaristan, İtalya ve Rumlara uygulanan ekonomik boykot sonucunda, hem ulusal dayanışmayı, hem de ekonomi konusunda ülkedeki yabancıların etkisini azaltmayı sağlayacak olan ulusal bilinci oluşturmak amaçlanmıştı.

• Boykot, dar anlamda yabancı sermayeye karşı bilinçsiz de olsa bir direniş anlamına geliyordu.

I. DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA KAPİTÜLASYONLARIN KALDIRILMASI

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde büyük devletlerle yaptığı görüşmelerde, sürekli olarak savaşta taraf olmak için kapitülasyonlar konusunda düzenlemeler yapılmasını şart koşuyordu. İttihat ve Terakki hükümetleri de kapitülasyonlardan kurtulma gereğini çok iyi anlamışlardı. Ancak, yabancı devletlerin adli kapitülasyonların kaldırılmasına kesin olarak istekleri olmadıkları da anlaşılmıştı. Ama iktisadi ve mali kapitülasyonlar konusunda ılımlıydılar. Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine İttihat ve Terakki Hükümeti çok önemli bir kararla 9 Eylül 1914 tarihinde yıllardır ülkenin belini büken kapitülasyonları kaldırdığını tüm elçiliklere bildirmişti.

• Kapitülasyonların kaldırılmasından sonra "Türkiye Türklerindir" sözü her tarafta söylenmeye başladı. Karar üzerine gazete matbaaları süslerle donatılmıştı.

• Kapitülasyonların 9 Eylül 1914'te kaldırılması yabancı devletler bunu kabul etmemiş olsa bile halk nezdinde ve kamuoyunda büyük kutlamalar ile karşılanmıştı. Bu tarihin bir bayram (id-i milli) olarak kutlanması için de karar alınmıştı. İstanbul’un çeşitli bölgelerinde binlerce kişi başlarında mızıka takımları ve zurnalarla milli havalar çalarak gösteriler yapmaktaydı. Aynı şekilde Anadolu'nun dört bir tarafında halk kapitülasyonlardan kurtulunduğu için kutlamalar yapmış ve merkeze telgraflar yollamıştı. Ertesi gün Sultanahmet'te bir miting yapılması da kararlaştırılmıştı. Miting saati 14.00 olarak kararlaştırılmış olmasına rağmen, saat 10.00’dan itibaren yaklaşık 100.000 kişilik kalabalık Ayasofya meydanında toplanmaya başlamıştı.

• Kapitülasyonların kaldırılmasına en fazla tepkiyi Alman elçisi Wangenheim göstermişti.

• Kapitülasyonların kaldırılması kararı sonrasında hükümetin "İmtiyazat-ı Ecnebiyenin İlgası Üzerine Ecânip Hakkında İcra Olunacak Muameleye Dair Talimatname" tüm vilayetlere gönderilmişti.

• Kapitülasyonların kaldırılmasından sonra hükümetin ilk çıkardığı yasa, 20 Eylül 1914 tarihli gümrük resminin tadili hakkındaki kanun olmuştur. Bu arada konsolosluklara da ayrı bir düzenleme getirilmiş konsoloslukların uyacağı kurallar belirlenmişti.

• Ticaret ve sanatla uğraşan konsolos, konsolos vekilleri, ajan konsolosların yaptıkları sanat ve ticaretten dolayı Osmanlı’ya ödeyecekleri temettu vergisini de ödeyeceklerdi. Ayrıca güvenlik ve kamu düzeninin sağlanmasıyla ilgili kanunlar yabancılara da uygulanacaktı.

• Yabancılar hukuk ve ticaret işlerinde Osmanlı mahkemelerine başvurabilecekti.

• Osmanlı vatandaşlarını ilgilendirmese de yabancıların davaları da Osmanlı mahkemelerinde görülecekti.

• Yabancı elçilikler ise hala bu kanununun kapitülasyonlara aykırı olduğunu savunarak protesto itirazlarını hükümete iletmişlerdi.

• Yabancı devletler genelde Osmanlı Adli teşkilatının yeterli olmadığı şikayetlerini dile getirmişler, özellikle mahkemelerin ve hapishanelerin çağdaş olmadığını ileri sürmüşlerdi. Buna karşılık Talat Bey’in gazetelere verdiği beyanda; "Düvel-i muhasıma bize hitaben hapishanelerimizi ıslah etmedikçe adliyeye ait kapitülasyonların ref’ine müsaade edilmeyeceğini söylüyorlar. Fakat aşikardır ki, hapishanelerimizi ve teşkilat-ı adliyemizi ancak para ile ıslah edebiliriz, diğer taraftan ecanibi efrad-ı ahalimizin tabi oldukları taahüdata tabi tutarak, menabi-i varidatımızı tezyid edebiliriz." derken, Sırp Yunan örneklerini de vererek onların da kapitülasyonları kaldırdığı zaman hapishanelerinin iyi olmadığını belirtmişti.

• Yabancı uyruklu suçluların her türlü işlemleri, doğrudan konsolosluk memuru olmaksızın yapılacağı gibi, avukatı yabancı olduğu halde bile suçun araştırılması ve mahkemesinde konsolosluk memuru bulunmayacaktı.

• Konsolosluklarda görevli katipler, kavaslar, tercümanlar ve ruhani memurlar ile onların maiyetindeki mütevelliler gerek Osmanlı gerek yabancı olsun hiçbir imtiyazdan yararlanamayacaklardı.

• Osmanlı memurları her tür adli evrakı bildirmek için yabancıların binalarına, otel, dükkan ve mağazalarına, kanunun emrettiği şartlarla girme hakkına sahip olacaklardı.

• Konsolos mahkemelerinde görülen işlerin, o bölgedeki Osmanlı mahkemelerine, konsolosluk tutukevi ve hapishanelerindeki tutukluların ve mahkumların da Osmanlı tutukevi ve hapishanelerine geçişinin sağlanacağı eklenmişti.

• "Mehakim-i Şeriye ve Nizamiyenin Tefrik-i Vezaifi Hakkındaki Nizamname" ile Şeriye Mahkemelerinin ve Nizamiye Mahkemelerinin görevleri ayrılmıştı. Bu nizamname ile amaçlanan, yabancıların şeri mahkemelerine gitme ihtimalini ortadan kaldırarak şeri mahkemelerde yargılanamayız şeklindeki şikayetlerini bertaraf etmek ve şeri mahkemelerdeki dini kültürle yetişmiş yargıçlara itirazı önlemekti.

• İkinci aşama olan "Bilumum Mehakim-i Şeriye ile Merbutatının Adliye Nezaretine Tahvili İrtibatı" hakkında kanun çıkartılmış ve bununla Şeriye Mahkemeleri, Adliye Nezaretine bağlanmıştı.

• Üçüncü ve en önemli aşama ise, 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-u Aile Kararnamesi’nin yayınlanması oldu. Kararname Müslüman olsun olmasın bütün Osmanlıların aile hukukunu düzenleyen bir sistem getiriyordu. Artık Papaz ve Hahamlar nikah kıyıp, bozamayacak, nafaka, drahoma gibi işlerde hüküm verme hakları bulunmayacaktı. Özellikle 156.maddesiyle ruhani liderlerin yargı yetkileri ellerinden alınmış oluyordu.

• Kapitülasyonların kaldırılmış olmasının son halkalarından olan Hukuk-u Aile Kararnamesi ile gayrimüslimlerle ilgili davaların tümünün şeri mahkemelere götürülmesi sağlanarak mahkemelerin yetkileri genişletilmişti.

• Daha önce şeri mahkemelerin Adliye Nazırlığı'na bağlanmasıyla da, Avrupa Hukukuna ilişkin davalarda kaza birliği sağlanmak istenmiştir.

• Kilise, manastır, papaz ikametgahları, gece ve gündüz, erkek kız, sanayi, ziraat, tıp, hukuk, ticaret, mühendis ve ruhban yabancı okulları, eytamhane, dikişhane, hastane, muayenehane, kabristan gibi, kuruluşlar bazı kurallara bağlı tutulmuştu. Bu kuruluşlar dini ayinlerinde serbest olacaklar, ancak içlerinde suçlu barındıramayacaklardı. Böyle bir durumda; Osmanlı polisinin buralara giriş hakkı bulunacaktı.

• Yabancı kabristanlar da Osmanlı kanunlarına göre işlerini yapacaklar.

• "Kapitülasyon bakayası" olarak nitelenen Karantina’daki yabancı memurlar da işten çıkartılmıştı.

• Talimatnamedeki dini, eğitim kuruluşları ve sağlık binaları hakkındaki özel maddeler ile bu kuruluşların imtiyazları ortadan kaldırılmış ve hükümete bağlı kılınmıştı.

• Yabancı devletlerin elçilik ve konsoloshanelerinde ve yabancı teba mekanlarında bandıra çekilmesinin koşulları belirlenmişti.

• Gümrük vergileri, %11'den %15'e çıkarıldı. Ad valorem (değer) üzerinden resim alma yöntemi kaldırılarak spesifik (ağırlık) üzerinden yeni bir gümrük düzenine geçildi.

• Osmanlı’daki bütün yabancı anonim şirketler, Osmanlı’da şube ve acentahane açabilmek için Ticaret Nezareti’ne unvanlarını, tabiyetini, sermaye miktarını bildirecekler ve Osmanlı yasalarına bağlı kalacaklarına dair de bir istidaname vereceklerdi.

• "Müessesat-ı Nafia ile İmtiyazsız Şirketler Muhaberat ve Muamelatında Türkçe İstimali Hakkında Kanun" ile; demiryolu ve nafia kuruluşlarında o güne kadar Fransızca yapılan işlemler bundan böyle Türkçe yapılacaktı.

• Türkçe işlem yapmaya başlayan yabancı şirketler, Türkçe bilen eleman almak zorunda kaldı.

• 1 Ekim 1914 tarihinden itibaren Osmanlı topraklarındaki bütün yabancı postaneler kapatıldı, şehirlerdeki posta kutuları da kaldırılmıştı.

• Özellikle savaş halinde olunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Belçika okulları kapatılmış, bu okulların yerine yeni Türk okulları açılmaya başlamıştı.

• Osmanlı’daki bütün yabancı okullar ancak Osmanlı kanun ve nizamlarına bağlı olarak kurulacaklardı.

• Okullar Türkçe ve Türkiye Tarih ve Coğrafyası derslerinin Türk dili ile yapılacak şekilde ders programlarını Maarif idarelerine bildirecekti.

İLGİLİ DEVLETLERİN KALDIRMA KARARINI KABUL ETMESİ

Almanya ile, 1917'de kapitülasyon içermeyen eşitlik esası üzerine; ikamet, konsolosluk, adli himaye gibi açık antlaşmalar yapılmıştır ardından savaş koşullarının etkisiyle, Almanya Osmanlı'daki kapitülasyonların kaldırılmış olduğunu kabul etmiş oluyordu.

• Almanya ile 1917'de imzalanan antlaşma sonrasında aynı koşullar çerçevesinde Avusturya-Macaristan ile de görüşmelere başlanmış ve kaldırılma kararı bu devlete de kabul ettirilmiş oldu.

• Aynı şekilde 3 Mart 1918'de Brest-Litowsk antlaşması Rusya da Osmanlı Devleti’ndeki kapitülasyonları tanımadığını dünyaya duyurmuşlardı.


Sonraki bölüm: Kapitülasyonların Yeniden Tesisi


Yorumlar